KÜLTÜR, EDEBİYAT, DÜŞÜNCE
5. Sayıdan
Bir Ayrılık, Bir Yoksulluk, Bir Ölüm
GÖKÇER TAHİNCİOĞLU
Bir kutu gıdaya, o akşam pişecek bir makarnaya sahip olmamak değil yoksulluk. O kışı kömür yardımı olmazsa soğukta geçirmek, gönülden kopanlarla varlığını sürdürmek zorunda kalmak da değil sadece. Umutlanamamak, umutlanacak bir gün ışığını hayal dahi edememek, hayal kurmaktan, çocuk aklın biraz başından gittiği an vazgeçmek. Başkalarının evlerinin yüksekliğinden gökyüzünü, başkalarının yalılarının büyüklüğünden denizi bile görememek.
Bir Ayrılık, Bir Yoksulluk, Bir Ölüm

Son gazete makineden çıkmış, matbaadan artık hayatın olağan ritmine karışabileceğimizi söyleyen telefon gelmişti:

“Baskı bitti, dağıtıma çıktık.”

O yıllarda, gazetelerin şehir baskısı, olabildiğince geç basılırdı. Haberin kıymetli olduğu zamanlardı. En azından bugüne göre. İnsanın, insanların başına türlü işler gelmesinin de görece kıymeti vardı.

Gazetelerin gece sorumlularının ayrılmaz parçaları, baskı bitsin ya da bitmesin, polis telsizlerinin frekansına ayarlı telsizleriydi. O telsizlerden hayırlı haberler gelmezdi, haşır neşir kim varsa, ölümlerin, kazaların, felaketlerin haberini veren seslere alışkındı. Belki bu yüzden, ellerinde telsizlerle gezenler, kendi yakınlarından hiç geçmeyeceğini düşündükleri o ölümleri, kazaları, felaketleri neşelerini zerre kaybetmeden hızla zihinlerinde tasnif ederlerdi:

“Boş verelim, hiç bakmayalım, iyi haber çıkmaz…”

Sonrasında, zaman iyiden iyiye geçince, hayat kendini iyiden iyiye tanıtınca gazetelerin en gençlerinden seçilen gececiler, kendilerinin de o anonsların konularından biri olabileceklerini anlayacaklardı.

Ama konumuz bu değil. Ben, sözünü ettiğim o gece yoksulluğu iliklerime kadar tanıdım, bunu anlatacağım.

Gazeteden tam çıkarken, telsizden kısa bir anons geçti:

“Mamak Şirintepe, Güzelyurt’ta altı ex. Dördü çocuk.”

Gecekondu mahallelerinden gelen ölüm haberleri, üçüncü sayfadan fazlasında yer bulmaz. Kısa bir üçüncü sayfa haberi de yöneticilerin, “Neden atladık?” diye hesap soracağı haberlerden değildir.

Ancak uykum yoktu, eve gitmek istemiyordum. Artık eve gidebileceğimizi düşünen gazetenin gececi şoförüne, “Hadi Mamak’a gidelim” dedim. Telsizden kapı numarasına kadar verilen ilk bilgi dışında yeni bilgi gelmiyordu. Belki başka bir bilgi gelse, fikrimi değiştirir, gitmezdim, yeterdi gelen bilgiler. Gelmedi ve gittik.

Şoför, mesaisinin biraz daha uzamasından olacak, öfkeyle, öylesine hızlı kullanmıştı ki, o puslu kasım gecesini donduran Ankara ayazının her zamankinden daha güçlü kendini hissettirdiği sokağa herkesten önce gittik. Sağı solu, buz rengine dönüşmüş gecekonduların düzensiz yerleştiği sokakta, ne ambulans, ne polis arabaları vardı. Bir ölüm sessizliği.

Tek bir sokak lambasının öflez ışığının aydınlatamadığı sokağın başında duran arabadan inip, çamurun olduğu gibi buz halini aldığı sokakta, yokuş yukarı yürümeye başladım. Silik yazılar arasından, telsizden geçen numarayı arıyordum. İleri geri yürüdükten sonra, kiremit rengi olduğunu tahmin ettiğim, boyaları hatta sıvaları dökülmüş, fukaralığı bin kilometreden belli bir evin önünde durdum. “Polis gelse artık” diyordum içimden. Meslekte yeniydim, içeride ne olup bittiğini bilmeden, tek başıma girmek istemiyordum. Polis geldiğinde haberi yapmak her zaman daha zordu ama yüzleşmenin çalışma koşullarından daha güç olabileceğini hissediyordum.

Kapıyı çaldım saçma bir biçimde, kimsenin açmayacağını bile bile. İttirdim biraz bekledikten sonra. Elbette kapalıydı. Biraz daha güçlü ittirdiğimde, kendini bırakıverdi bin yaşında gibi duran ahşap kapı. Fukara avlusuna açılan kapıların kilitlenmesine, çok sağlam olmasına da gerek yoktur nasılsa.

Küçücük avluda neler olduğunu göremiyordum. Önümde eve açılan bir kapı daha vardı. Birkaç adımda o kapının başına geldim, aralıktı, bu soğukta kapının aralık olmasına anlam veremedim; cinayet mi yoksa?

Soğuk havadan büyükçe bir nefesi içime çektim, korkuyordum. Neyden korkuyordum, bunu da bilmiyordum. Meslekte daha yeniydim ama bir sürü ölüm biçimi görmüş, bir sürü felakete tanıklık etmiştim, korkacak ne vardı ki? Kimsesizliğin yüzüne çarptığı o gece miydi beni korkutan, bilmiyordum ama içimdeki korkuyu derinden hissediyordum.

Kapıyı biraz itekledim ve öylece kalakaldım. Hemen arkasında, genç bir beden yatıyordu. İçine renkli taşların atılarak karıldığı, sonradan olabildiğince düzleştirilerek yapılan bir fukara antresinin soğuk zeminin üzerinde yatan o genç bedenin yüzü görünmüyordu. Dokunmadan, iç çekerek ilerledim. İçeride kesif bir dumanın izleri vardı, belki kokusu kalmıştı sadece. O genç adamın son bir gayret kapıyı araladığı ve dumanın büyük bölümünün çıktığını düşündüm. Doğru ya cinayet olamazdı, telsizden “zehirlenme” diye geçtiğini duymuştum. Nasıl da unutturuyordu korku bildiklerini.

Yazının devamını 5. sayımızda bulabilirsiniz.

E-Dergi Satın Al Basılı Dergi Satın Al
  • Bu içeriği paylaşmak ister misiniz?
  • Facebook
  • Twitter
  • GooglePlus