KÜLTÜR, EDEBİYAT, DÜŞÜNCE
3. Sayıdan
Dilsiz Damımıza Gelen Misafir
TÜRKAN ELÇİ
Henüz gözümüz değmemişken kedere, hayatı bir kefen parçası gibi ağzımızda çiğnememişken çocukluk günlerimizde okullar kapanır kapanmaz yaz tatillerinde köye gider, kulakları sağır eden, beyinleri yorgun düşüren şehrin hengâmesini şehirde bırakır, köy meydanının sarı sıcağını çoğalta cırcır böceklerinin sesine teslim olurduk.
Dilsiz Damımıza Gelen Misafir

Güllü dallı rengârenk dam yatağına uzanıyorum, günün sarı sıcağı yünlerin arasına saklanmış, akşamın yeli serinletmekte kifayetsiz kalıyor. Öğlenin kavuruculuğunu sırtımda hissediyorum. Yılların ardından kaybettiklerimi toprakla sıvanmış çalı çırpı saçaklı köy damında bulma çabasındayım. Gök bu gece de çocukluğumda olduğu gibi katran karasına ya da eflatuna dönecek mi, ben geçmişe bir anlık da olsa dönebilecek miyim? Çocukluğumdaki yıldız denizinin altında Kürtçe türkü dinleyerek semanın mucizevi ışıltısını seyredebilecek miyim?

Göğü göğsümün üstüne serip, ayın salkım söğüdün üzerindeki yükselişini adım adım takip ederek beklemeye başladım. Kimi yerde daralan kimi yerde genişleyen topraktan, taştan köy sokaklarındaki lambaların ışığı göğü soluklaştırdı. Ben yine de bekledim, göğün eflatuna daha sonra katran karasına dönmesini bekledim. Önce köy çocuklarının ağlaması, sonra köpek sesleri dindi. Sigara dumanının depolandığı ciğerlerden boğazı delip çıkan öksürük sesleri, kulağımın dibindeki yastığa gelip uyudu. Koygun tepelerden esen ılık yel, köyün çukurluğunu yalayınca dam yatağım serinlemeye başladı, göğün denizinde yıldız olup olmadıklarını anlayamadığım parlaklıklar karanlığın boşluğundan dökülüp kaybolup gitti. Bir yıldızın gölgesinde türkü dinleyerek biriken sızıyı toprak dama dökebilmekti tek maksadım. Uzaktan uzağa göz kırpıp bir anda kaybolan yıldıza fısıldadım. İçimizde uyuyan dalgasız, durgun, derin gölü hangi hüzün dereleri besliyordu? Geçmiş zaman denen gitmek bilmeyen kaynaktan mı, bu meret cesaretlenerek inilmesi gereken bir kuyu muydu yoksa? İçimizde durmadan kaynayan bu kuyunun suyunu akıtıp sağaltmanın reçetesi, belki de toprak damda kucağımdaki radyodan Kürtçe türkü dinleyerek bir gece geçirmekti. 

Başucuma koyduğum pilli radyonun frekans arama düğmesini çevirdim. Cızırtılar içinde sesler kesik kesik, anlaşılmıyor. Tek gayem kederime eşlik edecek, bana eskiyi anımsatacak bir sesin peşine takılarak dağlar ötesini aşarak kendimden uzaklaşmak. İçime konuşlanmış da gitmek bilmeyen kaval sesine benzeyen kabuksuz yaramın, bir Serhat türküsüyle kabuklanmasını diledim karanlık geceden. 

Henüz gözümüz değmemişken kedere, hayatı bir kefen parçası gibi ağzımızda çiğnememişken çocukluk günlerimizde okullar kapanır kapanmaz yaz tatillerinde köye gider, kulakları sağır eden, beyinleri yorgun düşüren şehrin hengâmesini şehirde bırakır, köy meydanının sarı sıcağını çoğalta cırcır böceklerinin sesine teslim olurduk. Ovanın cayır sıcağında zor bela devirdiğimiz günün akşamında yünlerinin arasına güneşi hapsetmiş döşekler, toprak dama yayılırdı evvela. Sehpa niyetiyle ters çevrilmiş tahtadan sebze kasasının üzerindeki pilli radyo, kurumlu kurumlu ayar düğmesini çevirmemizi beklerdi. Kurumlu diyorum, evet kurumlu. Çünkü tepelerin ortasında kalakalmış bir çukurlukta gözlerini kapatarak yaşayan bir ova köyüne, hudutları aşarak gidilmeyen, görülmeyen dünyaları çukurluğa taşımaya vesile olan yegâne araçtı da ondan. 

Yazının devamını 3. sayımızda bulabilirsiniz.

E-Dergi Satın Al Basılı Dergi Satın Al
  • Bu içeriği paylaşmak ister misiniz?
  • Facebook
  • Twitter
  • GooglePlus