KÜLTÜR, EDEBİYAT, DÜŞÜNCE
3. Sayıdan
Gölge
GÖKÇER TAHİNCİOĞLU
Babamın otuz yıl önce beyaz bir arabaya bindirilip götürüldüğü bu sokağı görmem, elinde fileyle, koltuk altında büyük bir karpuzla girdiği, insana tamammış hissi veren o gelişlerini müjdeleyen kapıdan tıpkı onun gibi girmem gerekiyordu.
Gölge

Yanı başımda duran gölgenin hiç ayrılmadığını ilk ne zaman fark ettim…

Plaja gittiğimiz gün… Dalgaların içinden beni çekip çıkarttığı zaman galiba…

Annem, o zamanlar çok gençti. Sürekli alnına düşen saçlarını, çoğu zaman hiç dokunmadan öylece neden bıraktığını biraz büyüdüğümde fark etmiştim. Kederini gizliyormuş güya saçıyla. Diğer kızlar saçlarını salıp da gezerken, benim sürekli yüzümü açıkta bırakarak, saçlarımı sıkıca bağlamamı istemesi de bundandı galiba. Yüzümün kederden gölgelenmesini istemiyordu hiç. Kocaman güldüğü bir zaman yok aklımda. Ama gülümsediği zaman, zarif parmaklarıyla, alnına düşen saçları kulağının arkasına doğru sıkıştırırdı. Sadece o zaman.

Gölgenin beni dalganın içinden çekip çıkarttığını söylediğimde, neden sözünü dinlemeyip de boyumu geçen derinliğe gittiğime kızmayı bırakıp şaşkınca yüzüme bakmıştı. Eliyle uzaktaki bir adamı göstermiş, birazdan gidip yeniden teşekkür edeceğini söylemişti beni bir batıp bir çıktığım suyun içinde fark ederek kıyıya getirdiği için. Anlamamıştı. Beni o adamın kurtarmadığından, kurtaranın bir gölge olduğundan emin gibiydim ama konunun üzerinde de çok durmadım. Tuzlu suyun boyumu aşması korkutmuştu beni.

Ama sonrasında iyiden iyiye emin oldum dalgaların içinden beni bir gölgenin kurtardığına. Nasıl olmayacaktım ki? O günkü karışıklığı durgun ve saf bir suya dönüştüren bir milyon işaret önümde duruyordu. Çocuklar için inanmak güç değildir zaten. Gördüklerini sanmaları ya da öyle olmasını ummaları bile yeterlidir. Ama bunu sanmama ya da ummama bile gerek yoktu. Hem niye umacaktım ki, korkutucuydu aslında. Ama gördüklerim inanmama da gölgeyle yaşamayı hiç zorlanmadan, korkmadan kabul etmeme de yeterliydi.

Okula yürüyerek gittiğim günlerde, tam önümdeki taşa ayağım takılacağı sırada beni uyarıyor, düşmemi engelliyordu. Küçük bir işaret varlığını hissetmeme yetiyordu. Ağaç dalına tırmanan kedinin güzelliğini gösteriyordu bazen. Gözlerimi kısarak güneşe doğru baktığımda dünyanın parıltılı gözükebileceğini… Benimle dalga geçen çocuklar nedeniyle somurttuğumda, pıtır pıtır bir bahar dalındaki serçelerin yemek bulmak için yaptıkları küçük hırsızlıkları işaret ediyor, gülümsememi sağlıyordu. Gölge, benim olduğum her yerdeydi. Uyumadan önce annemden masal anlatmasını istememe gerek kalmamıştı misal. Ya da hiç sıkıldığımı söylemiyordum diğer çocukların aksine. İstediğimde benimle oynuyor, istediğimde benimle yürüyor, istediğimde konuşuyor ya da susuyordu.

Artık gölgenin varlığını hissetmediğim anlarda korkmaya başlamıştım. Beni terk edeceğini, bir daha gelmeyeceğini düşünmeye başlıyordum hemen. Sonra aniden çıkıp geliveriyor, saçlarımın üzerinde, karanlıktan, rengini, şeklini bir türlü seçemediğim büyük elleriyle geziniyordu. İçim susuyordu saçlarımı okşarken. İçimi susturabilmenin ne büyük bir mesele olduğunu sonradan anladım. Biraz büyüdüğümde ise gölgenin ne zaman gittiğini, yerini hangi zamanlarda büyük bir boşluğa bıraktığını kavramaya başladım…

O güne kadar bazen kendimle konuştuğumu düşünenler, bunun için kaygılananlar, gölgenin varlığını kanıtlamaya çalıştığım sırada yüzüme hayretle bakanlar da galiba sonunda anladı beni. Büyüdükçe ben gölgeyi, çevremdekiler de beni anladı aslında. Anlamanın ve anlaşılmanın ne büyük bir mesele olduğunu da o zaman anladım.

Yazının devamını 3. sayımızda bulabilirsiniz.

E-Dergi Satın Al Basılı Dergi Satın Al
  • Bu içeriği paylaşmak ister misiniz?
  • Facebook
  • Twitter
  • GooglePlus