KÜLTÜR, EDEBİYAT, DÜŞÜNCE
4. Sayıdan
Ingeborg Bachmann: İkiliklerin Ötesinde Bir Hayat
ALÂRA KURSET
Bachmann, ataerkinin onu kıstırmaya çalıştığı ‘naif, hüzünlü prenses’ rolünü de yıkıyor gibidir, zira yazma eylemi sayesinde kendini etken kılar; baba, devlet gibi otoriteleri reddeder ve bunlar sayesinde kederini dönüştürmeyi başarır.
Ingeborg Bachmann: İkiliklerin Ötesinde Bir Hayat

Ingeborg Bachmann, yazmaya başladığı gençlik yıllarından itibaren adından çokça bahsettirmiş bir yazar. Ancak Bachmann’ın bu denli anılışının talihsiz diyebileceğimiz pek çok veçhesi var. Dikkatli bir okurun gözüne çarpabilecek ilk nokta, Bachmann’ın eserlerinden ziyade, aşklarıyla veya ölümüyle ele alınması-ve bunun da sansasyonel bir dille, Bachmann’ın mahremine hiçbir özen gösterilmeden yapılıyor oluşu. Bir diğer nokta ise, Bachmann’a-pek çok kadın yazara yapıldığı gibi-kederli, melankolik bir prensesmiş gibi yaklaşılması, yani bütün varoluşunun kedere indirgenmesi. Bu tür bir yaklaşım Türkiyeli okurlar için pek yabancı kaçmayacaktır; kaçımız Tezer Özlü’nün “Türk edebiyatının lirik prensesi” olduğuna dair laflara denk gelmişizdir kim bilir?

Bu yaklaşımın tek mağdurları Bachmann veya Tezer Özlü değiller elbet. Pek çok kadın yazarın, erkek egemen edebiyat dünyasına girdiklerinde böyle bir indirgemeyle karşı karşıya kaldıkları malum. Böyle erkek egemen bir dünyada kadınlar sık sık ‘deli’ veya ‘histerik’ gibi sıfatlarla canavarlaştırılıp, yalnızlaştırılırlar, ya da ‘hüzünlü’, ‘kırılgan’, ‘naif’ birer çiçeklermiş gibi temsil edilip, ehlileştirilmeye çalışırlar. Peki ama kadın yazarların hayatı sahiden bu ikiliğe sığdırılabilir mi? Bu kadınların hayatlarında öfke ve keder anları olduğu gibi, neşe ve direniş anları da yok mudur? Ben bu yazıda, Bachmann’ın portresini çizmeye çalışırken, onu ataerkil anlatının bu ikilikçi kıskacının ötesinde bir şekilde görmeye, anlamaya çalışacak ve hayatındaki kırılma anlarını birer direniş anı olarak ele almayı deneyeceğim.

Bachmann, 25 Haziran 1926’da Avusturya’nın Klagenfurt şehrinde doğdu. Bachmann, çocukluğunu damgalayan anının Nazi Almanyası’nın Avusturya’yı işgâli olduğunu söyler:
“Belli bir an vardı çocukluğumda; o an, benim bütün çocukluğumu yıktı. Hitler’in birliklerinin Klagenfurt’a girişleri. Bu, o denli korkunç bir şeydi ki, anılarım o günle başladı; başka deyişle, erken gelen, o güçte olanını çekmediğim bir acıyla.”(1) (24 Aralık 1971)

Bachmann’ın yazınında sık sık karşımıza çıkan savaş ve faşizm gibi temaların bu yakıcı anıyla bir ilişkisi olduğunu düşünmek pek de yanıltıcı olmaz. Bachmann’ın çocukluğunda belirleyici olan faktörlerden bir başkası ise, Bachmann’ın babasının Avusturya Nasyonal Sosyalist Parti üyesi bir Nazi olmasıydı. İlk gençlik yılları Nazi İşgali’nin baskısı ve babasının faşizmiyle geçen Bachmann, 18 yaşına geldiğinde azılı bir solcuydu. Bachmann’ın faşizme karşı olan nefretinin ipuçlarını hem şiirlerinde, hem öykülerinde, hem de Malina romanında bulabiliriz. Ancak bu yazılarda bulacağımız şey, yalnızca faşizme karşı nefretten ibaret değildir: Bachmann’ın yazdığı pek çok metinde babayı reddediş teması da sık sık karşımıza çıkar—örneğin Malina’daki meşhur rüya sahnesini bu reddedişin çok kuvvetli bir örnek olarak görebiliriz. 

Bu noktada Bachmann’ın hayatın çeşitli alanlarındaki iktidarı reddedişinin yalnızca edebiyatıyla sınırlı kalmadığını belirtmekte de fayda var. Innsbruck, Graz ve Viyana Üniversiteleri’nde felsefe eğitimi alan Bachmann, 1949 yılında, yani 23 yaşındayken yazdığı doktora tezinde dönemin en büyük felsefe otoritesi olan Heidegger’in varoluş felsefesine karşı çıkmıştı.

Yani Bachmann için İkinci Dünya Savaşı’nın gölgesiyle ve faşist bir babanın baskısıyla geçen çocukluğu ve ergenliği, onun bu acılara saplanıp kalmasına sebep olmamıştır. Aksine, Bachmann’ın yazma eylemi, tüm bunlara karşı bir tür direnişe dönüşmüş gibidir. Bachmann savaşta görme yetisini yitirenler adına konan ödül töreninde yaptığı “İnsanoğlu Gerçeği Taşıyabilecek Güçtedir” başlıklı konuşmasında şöyle söyler:

“(…) Yazarın görevi acıyı yadsımak, onun olmadığı yanılsamasını yaratmak, acının izlerini silmek olamaz. Tersine, yazar onu somutluğuyla benimsemek ve görebilelim diye bir kez daha somutlaştırmak zorundadır. Çünkü hepimizin isteği, görebilen kişiler olabilmektir. Ve bizi ancak o sözünü ettiğim gizli acı, deneyimlerin karşısında, özellikle de gerçeğin karşısında duyarlı kılar. Bu konuma girdiğimizde, acının üretkenliğe dönüştüğü o uyanıklık konumuna geldiğimizde, çok yalın ve doğru olarak şöyle deriz: Gözlerim açıldı. Bunu bir şeyi veya olayı dışa dönük yönüyle algıladığımızdan değil, fakat göremeyeceğimiz şeyi kavradığımız için söyleriz. İşte sanat bunu, yani bu anlamda gözlerimizin açılmasını sağlayabilmelidir.”(2) 

Yani Bachmann, ne acıyı reddeder, ne de tamamen acısının içine gömülür: Hem kendine bakmayı, hem de Öteki’nin acısına karşı duyarlı olmayı sağlayan şey, tam da acısının üretkenliğe dönüşmesinden gelir. Bu hamleyle Bachmann, ataerkinin onu kıstırmaya çalıştığı ‘naif, hüzünlü prenses’ rolünü de yıkıyor gibidir, zira yazma eylemi sayesinde kendini etken kılar; baba, devlet gibi otoriteleri reddeder ve bunlar sayesinde kederini dönüştürmeyi başarır. 

Bachmann’dan bahsedilirken onun çalkantılı aşk hikâyeleri anılmadan geçilmez. Ben de Bachmann’ın aşklarının, hele de Paul Célan’la olan o güzelim mektuplaşmalarının veya birbirlerine ithaf ettikleri şiirlerinin yürek yakan sızısını yok sayacak değilim. Ancak bu yazıda, yalnızca bir defalığına da olsa, Bachmann’ı Bachmann olarak anlatmak ve onu erkeklerle yan yana getirmeden ele almak istedim. Bu yüzden Bachmann’ın romantik hayatının detaylarına girmeyeceğim, ancak Bachmann’ın hayatının-tıpkı diğer hegemonik ilişkilere karşı olduğu gibi-aile kurumuna ve tek eşli ilişkilere karşı bir çatışmayla geçtiğini bilmenin, çizmeye çalıştığım Bachmann portresinde önemli bir rolü olduğunu düşünüyorum.
Bachmann’dan bahsederken kederden bahsetmemek zor, benim de bu yazıyı yazarken niyetim elbette ki Bachmann’ın—ve bizim—hayatlarımızdaki kederi, acıyı-yok saymak değildi. İlk olarak anlatmak istediğim şey, kadınların ataerkil anlatıdaki histerik canavar/ hüzünlü prenses ikiliğine sığmayacağıydı. İkinci yapmak istediğim şey ise, Bachmann gibi acıyı, öfkeyi, kederi, neşeyi kucaklayarak yaşamış, diplere çakılıp sonra tekrar çıkmış, kimi zaman bunu becerememiş, ancak ne olursa olsun tutkusunun peşinde koşarak yaşamayı tercih etmiş bir kadının bizlere sunulan naif, kırılgan, hüzünlü, edilgen prenses temsiline indirgenemeyeceğini göstermekti. Tüm bunları anlatabilmiş olduğumu umuyor, ve bu yazıyı Bachmann’ın, veya Birhan Keskin’in onu andığı şekliyle ‘Sevgili Ingeborg’un,(3) bizlere çağrısına dikkat çekerek bitirmek istiyorum:

“Çünkü artık insanoğlunun sesini, bu zincire vurulmuş, çektiği acıları tümüyle anlatamayan, yükseklerde ve derinlerde bulunanların şarkısını yeterince söyleyemeyen bu yaratığın sesini anlamanın zamanı çoktan geldi.”(4)   

 

DİPNOTLAR
(1) Bachmann, Ingeborg. Bu Tufandan Sonra. çev. Cemal, Ahmet. İstanbul: Metis Yayınları, Ekim 1998, sf. 8.
(2) Bachmann, Ingeborg. Bu Tufandan Sonra. çev. Cemal, Ahmet. İstanbul: Metis Yayınları, Ekim 1998, sf. 44.
(3) Birhan Keskin’in “İz” şiirine atıfla.
(4) Bachmann, Ingeborg. Bu Tufandan Sonra. çev. Cemal, Ahmet. İstanbul: Metis Yayınları, Ekim 1998, sf. 48.

KAYNAKLAR
Bachmann, Ingeborg. Bu Tufandan Sonra. çev. Cemal, Ahmet. İstanbul: Metis Yayınları, Ekim 1998.
—. Malina. çev. Cemal, Ahmet. İstanbul: Bilim/ Felsefe/ Sanat Yayınları, Eylül 1985.

Yazının devamını 4. sayımızda bulabilirsiniz.

E-Dergi Satın Al Basılı Dergi Satın Al
  • Bu içeriği paylaşmak ister misiniz?
  • Facebook
  • Twitter
  • GooglePlus