KÜLTÜR, EDEBİYAT, DÜŞÜNCE
4. Sayıdan
"kadınların ‘ya Herro Ya Merro’ Noktasına Gelmesi Yakındır…"
SİBEL ORAL
“İnsanlar gündelik hayatlarında bir erkekten çok bir kadına güvenmeye başlamışlarsa bunun politik ve kitlesel sonuçlarını göreceğimiz günler yakındır. Zaten bu kadar kadın cinayetinden sonra kadınların ‘ya herro ye merro’ noktasına gelmesi çok yakındır.”

Ece Temelkuran'ın Türkçe ve İngilizce yazdığı denemelerinden oluşan yeni kitabı Bu da Geçer yayımlandı. 2017-2020 yılları arasında yurt içi ve yurt dışındaki çeşitli dergilerde yayımlanmış yazılarından oluşan Bu da Geçer vesilesiyle Ece Temelkuran sorularımızı yanıtladı.


Türkiye’deki son kitabınız 2015 yılında yayımlanan Devir- Dilsiz Kuğular Zamanı idi sonra da kurmaca yazmadınız. Zagreb’e taşındınız ve İngilizce kitaplar yazmaya başladınız. Ben öncelikle Devir’den sonraki süreci ve tabii Zagreb’de seçtiğiniz hayatı konuşmak istiyorum… 

“İlginç zamanlarda” insanlar neyi ne kadar seçiyor, emin değilim. Devir, memlekete yazılmış çok uzun bir mektuptu benim için. Sonra, 2016’da Turkey: The Insane and The Melancholy’ yi (Türkiye: Çılgın ve Hüzünlü) yazdım, birçok dile çevrildi o da. Türkiye’yi hepimiz bir arkadaşımıza nasıl anlatırsak öyle anlatmaya çalıştığım bir kitap. O kitabın yayınlanması 15 Temmuz darbe girişimine denk geldi ve benim için sembolik bir an yaşandı. “Zagreb’de seçtiğim hayat” biraz o anla ilgili. Londra’dan dönüyordum, kitap tanıtımından. Pasaporttan geçerken, genç bir polis memuru hanım uzun uzun baktı pasaportuma. Tam da pasaportlara el konulduğu zamanlar. Dedim ki “Hah tamam, şimdi alıyorlar”. Birden çığlık attı memur, “Ece hanııım! Fotoğraf çekilebilir miyiz?!” Bir anda yüzümün yarısı ağladı, yarısı güldü ve öylece bir selfie çekildik! Sanırım o gün gitmeye başladım memleketten; yüzüm de kalbim de dayanamayacak bu sonsuz ters köşelere diye düşündüm. Hakikaten çılgın ve hüzünlü, Turgut Uyar’ın dediği gibi. İçinde olunca daha az farkına varıyor insan ve bu kanıtlanamayacak bir cinayet ama ülkenin hali denge ihtimalini unutturuyor insana. 

Kurtlarla Koşan Kadınlar romanında “kendimiz olmamız, diğer pek çok kişi tarafından dışlanmamıza neden olur, buna karşılık başkalarının isteklerine boyun eğmemiz de kendi kendimizden sürgün edilmemize yol açar” der yazar. Siz de aslında kendi kendinizden sürgün edilmemek için mi bu gönüllü gidişi ve belki de bir tür direnişi yaşıyorsunuz? 

Yazı yazan insan sürgündür zaten. “Bütün edebiyat, sürgün edebiyatıdır” demişti Camus, haklı. Yazmak bir evsizlik halidir zaten. Durmadan bir ev kurmaya çalışmak, kurduğun anda bozup yenisine heves etmek. Öte yandan yazamaz hale gelmiştim Türkiye’de. “Yazdırmıyorlar” meselesi değil, orası zaten malum ve pek önemli de değil. Ama genel olarak söz, bir balıkçı kavgası malzemesi haline gelmiş gibi memlekette. Söz, bir şey söylememenin aracı artık. Kalsam, söze ihanet etmiş olacaktım yani. 

Kitaptaki yazıların seçkisini yaparken temel meseleniz neydi peki, neye göre seçtiniz özellikle bu yazıları?

Gürültü var memlekette. Anlamsız bir gürültü. Dedim ya, söz, artık söylememenin aracı olmuş gibi. Bu gürültünün içinde insana, bize ne oluyor, gözlerimi kısıp onu görmek istedim bu yazıları yazarken. Seçki de öyle oluştu. Yani yirmi yıl sonra, umarım bugünler geçtiğinde, tarih yazılırken, insana ne oluyordu sorusunun cevabını görmemize yarayacak yazılar. Çünkü faşizm, bir gecede kötü adamların iyi adamları dövmesiyle gelmiyor bir ülkeye. Uzun ve bıktırıcı bir çürüme hali o. Ve çürümemeye çalışmak ne büyük bir kararlılık ve çaba gerektiriyor, bunu da anlatmak istedim. Kitaptaki en kıymet verdiğim yazılar onur meselesiyle ilgili. Hem ahlâki hem de siyasi olarak yeni dünyanın o sözcüğün etrafında kurulacağını tahmin ediyorum.  

Kâğıttan Acılar başlıklı yazınızda “son iki yıldır kendimden başka evim yok” diyorsunuz. Yazıyı okuyunca aklıma 10 yıl önce yayımlanan Kıyı kitabınızdan şu cümleler geldi: “Köksüzlüğün yasını tutmayacağın bir yere gideceksin. Sen artık kendinden ibaretsin sırf sana aitsin sen.” Şimdilerde de kendinizi köksüz değil belki ama 10 yıl önce yazdığınız gibi mi hissediyorsunuz yani kendinize mi aitsiniz ya da “Kontiki” adını verdiğiniz masaya mı?

Kontiki! Kendim kurduğum bir bar masasında iki kitap yazdım ve evet dünyaya söz söyleyebilmek için bir çile okyanusu geçtim iki yılda o salla. İnsan o okyanusun ortasında bazen duruyor ve şöyle diyor: “Geri dönsem mi acaba?” Fakat bu mizaç meselesi, ben geri dönemem. Evde unuttuğum bir şeyi almak için bile dönemem yani. Böyle bir “İlk hedefiniz Akdeniz!” huyu var bende! Komik ve trajik bir durum. Ama dikkatli, güzel gözlerinizden kaçmamış, evet, köksüzlük de bir huy bende. Öte yandan Dilsiz Kuğular Zamanı-Devir’in başında Sait Faik’ten bir alıntı vardır, “Hiçbir şeyi unutmayanlar hiçbir yurt tutamayacak ama herkesi ve her şeyi severek öleceklerdir” diye. Kitaplara böyle şifreler koyuyorum ben, yaşadıklarımla kitaplar arasındaki sırlı bağlantıyı anlatan şifreler. Düğümlere Üfleyen Kadınlar’da da vardır öyle şifreler. Ama düşününce şimdi, ben zaten hep Küçük Kara Balık’tım ve hikâyenin sonunda geri döneceğimi ve herkesin anlattığım hikâyelere bayılacağını sanıyordum. Sanıyorum hâlâ. Bu sanışı seçiyorum. 

Dünyada “Kadınların politik iktidarı erkek egemen ideolojiden devralma ihtimali”nden bahsediyorsunuz. Bu Türkiye için çok uzak bir ihtimal mi?

Hiç de değil. Bence şu anda moral üstünlük diye bir güç var kadınların elinde. Bu yeterince kullanılmıyor. Politik kutuplaşma bunun önünde engel. Ama eğer insanlar gündelik hayatlarında bir erkekten çok bir kadına güvenmeye başlamışlarsa bunun politik ve kitlesel sonuçlarını göreceğimiz günler yakındır. Bankada, dükkanda, okulda, ofiste gayri  ihtiyari kadına yöneliyorsak bunun gündelik politikada da sonuçları olur. Zaten bu kadar kadın cinayetinden sonra kadınların “ya herro ye merro” noktasına gelmesi çok yakındır.  

How to Lose A Country (Bir Ülke Nasıl Kaybedilir) başlıklı bir kitap yazdınız. Bu kitaptaki temel meseleniz neydi? Kitap birçok dile de çevrildi sanırım. Neden İngilizce yazdınız, kitap Türkçe’de de olacak mı?

Mesele, yaşadığımız siyasi ve toplumsal karmaşanın sadece Türkiye’nin sorunu olmadığını anlatmaktı. Çünkü “Orası Türkiye, orada her şey olur” gibi bir anlayış vardı Batı dünyasında. Yok öyle bir şey. Bu, küresel bir dalga. Kitap, bütün dünyada güncel örnekler vererek sağ popülizmin siyasi ve toplumsal iktidarı ele geçirirken kullandığı yöntemleri kavramsallaştırıyor. Öte yandan ahlaki çürümenin bu siyasi hareketin kullandığı bir araç olduğunu ortaya koyuyor. “Mahcubiyetsizlik” meselesi başlı başına bir bölüm mesela, utancın kaybı. Şu anda, ben kitabı yazdıktan iki yıl sonra, dünya bu meseleyi konuşuyor. Utancın, ayıbın ortadan kalkması ve kışkırtılmış pişkinlik, toplumsal kodları en oturmuş memleketlerin bile başına bela. Bu, faşizmin yeni bir formu ve kitap bunu analiz ediyor.

Türkçede yayınlandığı gün umarım Bir Ülke Yeniden Nasıl Kurulur kitabını bitirmiş olurum, diyeyim. İngilizce yazdım kitabı çünkü bu küresel bir mesele ve çözümü de küresel bir dayanışmaya, örgütlenmeye bağlı. 

Ülkenizi kaybettiğinizi düşünüyor musunuz?

Hayır. Ve o da beni kaybetmedi. 

Kurmaca edebiyattan uzaklaştınız mı peki? Üzerine çalıştığınız kurmaca bir hikâye var mı?

Dünyanın üzerine acil olarak söz söylenmesi gereken meseleleri vardı, o yüzden sanırım edebiyata yer kalmadı içimde. Geçtiğimiz yıl da yeni bir İngilizce kitap yazdım, Together: Ten Choices For A Better Now (Hep Beraber: Daha İyi Bir Şimdi İçin 10 Seçenek) Birçok dilde ve Türkçede de yayınlanacak. O yayınlandıktan sonra evet, biraz edebiyata geri döneceğim sanırım. Nasıl desem, şöyle mis gibi bir roman yazasım var. 

Yazının devamını 4. sayımızda bulabilirsiniz.

E-Dergi Satın Al Basılı Dergi Satın Al
  • Bu içeriği paylaşmak ister misiniz?
  • Facebook
  • Twitter
  • GooglePlus