KÜLTÜR, EDEBİYAT, DÜŞÜNCE
5. Sayıdan
Karanlığın Panzehiri: Çağdaş Çocuk ve Gençlik Edebiyatı
MİNE SOYSAL
Genç kuşaklara miras bırakacağımız “bugün”, kötülüğün kol gezdiği, karanlığın egemen olduğu, daha çok yoksulluk kadar türlü yoksunluklardan da ibaret ne yazık ki. Doğanın muhteşem ahenginin, bilimin sunduğu iyiliklerin, sanatla, edebiyatla anlam kazanan mutlu bir yaşamın keyfine varmak, çoğu yetişkin için hayal gibi görünüyor olabilir. Ama çocukların bu şansı var, onlar için hâlâ geç değil.
Karanlığın Panzehiri: Çağdaş Çocuk ve Gençlik Edebiyatı

Çocukluğun en büyük değeri, en hızlı yitirilen belki de: İnsanın, ömründe bir daha başaramayacağı kadar meraklı, gözlemci, tarafsız ve gerçekçi yaşaması. Öyle benzersiz bir zaman ki çocukluk, çoğu yetişkin ”acımasız” sözcüğüyle tanımladığı bu çıkarsız, karşılıksız, fütursuzca dobralığı bir an önce törpülemeye çalışır. Çoğunluk, çocukların olağanüstü bakış açıları, hayalleri, sesleri bir an önce silinsin ve kendileri gibi suskun, sessiz, denileni yapan, sunulanla yetinen insanlara dönüşsünler ister. Üstelik bu, bizimkisi gibi dinin, gelenek ve törenin biçimlediği, dogmalarla işleyen bir toplumsal yapıda ve “ataya benzemeyi” yücelten aile kültüründe büyüyen çocuklarda çabucak başarılır.

Çocukların içine doğdukları gerçekliği anlama, içinde yaşadığı koşulların başkalarınınkine benzemeyen yönlerini fark etme, isyan ederek ya da kabullenerek yaşama gücü eşsizdir. Ancak bu eşsiz gücü, çevrelerindeki yetişkinlerin dayatmalarıyla zihinleri örselenene kadar kullanabilirler. Aile ortamının yoğun etkisinin yanı sıra eşitlikten ve nitelikten hızla uzaklaşan okul eğitiminin de devreye girmesiyle birlikte değişim hızlanır. Çocukluğun çok odaklı, çok renkli, yaratıcı evreninden, yetişkinlerin sıradan rutinlerle tek tipleşmiş dünyasına sert bir iniş gerçekleşir. Sonrası ne yazık ki büyük çoğunluğun başına gelendir.

Çocukluğa yön veren temel olgulardan biri de varlık-yokluk çelişkisini anlama çabasıdır. Başarı kavramının parayla pulla ifade bulduğu bizimki gibi toplumlarda büyüyen çocuklar için, varlığın tarifini belirleyen “elde etmek” ya da “sahip olmak” durumudur. En muhteşem oyuncağa, en yüksek teknolojiye, en moda giyim kuşama, lüks evlere ya da son model arabalara sahip olmak… Varsıl yaşamın sembolleri niyetine sunulan bu klişe standartlar, çocukluğun düşünsel ve duygusal zenginlikleri karşısında önce kafa karıştırıcı bir cazibe, sonra da imha edici bir öğütücü etkisi yaratır. Gerisi bellidir artık, içsel zenginliğin yitimi hızla gerçekleşir.

Bu yaygın yanılsama içinde büyüyen çoğu çocuğun, yoksulluğun ekonomik ve sosyal tanımlarının çok ötesinde, eşitlik, adalet ve hizmet amacından sapmış siyasi sistemler tarafından bile isteye, özellikle oluşturulduğunu anlaması da haliyle çok güçtür. Oysa yoksulluk çocukluk dönemi için ayrıksı bir belirleyicidir. Ya içinde yaşadıkları için en iyi bildikleri ama henüz anlamlandıramadıklarıdır ya da hiç ama hiç bilmedikleridir. Hangi koşulda büyüyor olursa olsun çocuğun aydınlanma yolculuğunda en güçlü kılavuzlarından biri çağdaş çocuk ve gençlik edebiyatı eserleridir.

KUŞKULU BIR SESSIZLIK ANI…

Onlu yaşlardan itibaren severek sürdürülen okuma izleğinin, özellikle edebiyat ve şiir sayesinde düşüncenin katmanlı doğasını keşfetmek, felsefi sorgulamalarla erişilen zihinsel özgürlüğe kavuşmak, çocukluğun en büyük kazanımlarından olmalıdır. Çocukla nitelikli okumaların buluşması ne kadar erken yaşlarda gerçekleşirse, gelecekte nasıl bir insan olacağını belirleyecek uyanışı da o denli hızlanabilir.

Yıllar önce bir özel okulun 6. ve 7. sınıf öğrencileriyle okudukları İstanbul Masalı (res. Betül Sayın, Günışığı Kitaplığı) adlı anlatı kitabım üzerinden söyleşiyorum. Her zamanki gibi çocukların düşüncelerini merak ediyor, sorular soruyor, sözü daha çok onlara bırakıyorum. İstanbul gibi büyük kentlerde büyümenin kazanımları kadar genç yaşamlarda yarattığı darlıkları paylaşıyoruz. Büyük kentlerin sorunlarını sıralarken, dönem dönem yoğun göç almalarıyla birlikte nasıl köklü değişimler geçirebildiklerinden söz ediyoruz. Hızla yükselen nüfusta, hem farklı kültürlerle zenginleşme olanağının artmasından, hem de sağlık, eğitim, altyapı, güvenlik gibi en temel hizmetlerin yetersizliği sonucunda eşitlikten uzak adaletsiz bir yaşamın nasıl egemen olabildiğini konuşuyoruz.

Laf dönüp dolaşıp suç oranının nüfusa orantılı yükselişine geliyor. Bir öğrenci atılıyor ve, “Hep o gecekondularda yaşayanlar yüzünden!” diyor. Çocuğun sesinde titreyen öfke ürkütücü. Sakin kalmaya çabalayarak ne demek istediğini soruyorum. “Fakirler ya! Hırsızlar, katiller de hep oralardan çıkıyor işte!” diyor bu kez. Herkes suspus, koca salonda hava ağırlaşıyor. Sessizlik, çocuğun sözlerinin yarattığı kesif bir kuşku hissinden. Sarf ettiği sözcükler, yüzden fazla arkadaşının arasında dolanıyor, tek tek her birinin zihnine, vicdanına dokunuyor…

İnsanı daha derinine, farklı düşünmeye yönlendiren bu kuşkulu sessizlik anlarını seviyorum. Böyle durumlarda doğrudan konuşmayı, çocuğa ağzının payını verircesine cevap yetiştirmeyi sevmiyorum. Sözü yine gençlere bırakıyor, arkadaşlarının dedikleri üzerine görüşlerini paylaşmalarını rica ediyorum. Derken mucizevi bir tartışma başlıyor. Salondakiler ona çok yanlış düşündüğünü, hatta saçmaladığını, insanları “kötü” fakirler ve “iyi” zenginler olarak ayıramayacağını, gözünü açıp olanı biteni görmesi gerektiğini anlatma yarışına giriyor.

Yazının devamını 5. sayımızda bulabilirsiniz.

E-Dergi Satın Al Basılı Dergi Satın Al
  • Bu içeriği paylaşmak ister misiniz?
  • Facebook
  • Twitter
  • GooglePlus