KÜLTÜR, EDEBİYAT, DÜŞÜNCE
4. Sayıdan
" Kız, Kadın, Öteki": Kimlik, Yara, Ortaklık
EMEK EREZ
Bernardine Evaristo Kız, Kadın, Öteki kitabında, farklı kimlikleri bir arada sunarak hem kimlikten kaynaklı yarayı hem de onu sabit bir kategori olarak kurduğumuzda karşılaşabileceğimiz sorunları hikâye etmiş. Sorunları güncel feminist tartışmaları işin içine katarak da işlemiş.

“Birçoğumuz için 'queer' etiketi, varoluşumuzdan ve gündelik idamelerimizden hareket alarak, cinsiyetimizi normalleştirmeye, emeğimizi sömürmeye, görünürlüğümüzü sınırlamaya çalışan sistemlere karşı sürdürülebilen ve çok yönlülük taşıyan direnişi sembolize eder ve kabul eder. Baskı ve direnişin kesiştiği yerde, tüm şu marjinal varsayılanlara ve tüm şu özgürlükçü politikalara kendini adamışlara meydan okuyan ve onları bir araya getiren queerliğin radikal potansiyeli artar"(1) Cohen’den aktardığım bu cümleler toplumun, devletin, kurumların “marjinal” olarak adlandırdığı tüm grupları kapsayan bir queer politikanın imkânı üzerine düşünmeyi sağlar. Queer politika, bireyi bir kimliğe sabitlemenin önüne geçerken diğer taraftan tüm dışlanmışların ortaklığını düşünmemizi sağlar. Yaralanmış kimlikleri görünmez yapmadan onları esnetir ve başka ile diyalogun yolunu açar bu da baskılanmış grupların oldukları şey olmaktan dolayı yaşadıklarını daha görünür hâle getirir. Tek ve sabit olmayan şeyin akışı çoğullaşır, kendi başlarına akan derelerin, denizde bir araya gelip kocaman mavi bir suya dönüşmesi şeklinde de tahayyül edebiliriz bunu. 

Bernardine Evaristo’nun, “Kız, Kadın, Öteki”(2) adlı kitabında da yukarıda bahsettiğimiz bağlamda, queer politikanın içerdiği politik imkânı bulabiliyoruz. Bu kitapta; siyahlar, translar, kadınlar, yoksullar, göçmenler kısacası devletin ve toplumun “marjinal” olarak kodlayabileceği insanların hikâyeleri yer alıyor. Metin, on iki karakteri kendi “farkıyla” ortaya koyarken diğer taraftan bizi ırkçılık, ayrımcılık gibi konularda da düşündürüyor. Ben bu kitaptan Amma, Yazz ve Waris adlı üç karakteri ele almaya çalışacağım. Amma ve Yazz’ı seçme sebebim anne-kız olmaları ve hikâyelerinin bize toplumsal cinsiyet rolleri, kuşaklar arası farkın getirdiği sorunlar hakkında fikir yürütme imkânı sunması. Waris ise çok kimlikli bir karakter olması açısından, sabitlenmiş kimliğin getirebileceği sıkıntıları sorgulatırken hayattaki amacı nedeniyle, ezilen kimliğin kariyer elde etmesinin mensup olduğu grup için neyi değiştirip, neyi değiştirmeyeceği sorusunu açmamıza vesile oluyor. 

Bahsedeceğimiz karakterlerden Amma bir tiyatrocu, yaşamı zor koşullarda geçmiş bir siyah kadın ve genel olarak her şeye öfkeli, kitabın şu cümlelerinde ifade edildiği gibi: “Amma onlarca yılı hayatın sınırlarında geçirdi sonra, kendisini dışlayan düzene el bombaları fırlatan bir muhalif hayduttu.”(3) Tiyatro önemli onun için varlığını, sözünü söyleme kudretini bulduğu yer. Ancak siyah bir kadın için işler her zaman kolay değil, istediğini yapabilmek için çok çaba harcaması gerekiyor çünkü beyazların dünyasında kendini var etmek, siyah kimliğe yapışıp kalmış algılardan kurtulmak devamlı direniş gerektiriyor. “Amma daha kısa boyluydu, Afrikalı saçları, uylukları mükemmel köle kız malzemesi demişti bir yönetmen Kurtuluş konulu bir oyunun seçmelerine gittiğinde” bu cümlelerin anlattığı gibi, tiyatroda veya başka alanda siyah bir kadına biçilen rol en fazla ona bir kimlik gibi sabitlenmiş kölelikti. Bu nedenle Amma için hayat genellikle sınırda ve çabalayarak geçiyor. Amma’nın özgür bir cinsel yaşamı var, uzun süreli ilişkiler pek ona göre değil ayrıca onun için sabit bir cinsiyet kimliği de yok. Yazz onun için çok önemli onun ile arasında bir kuşak çatışması seziliyor. Yazz’a göre Amma: “Deli ihtiyar kadınlar gibi görünen anne”, bunun üzerine düşünürsek, Amma gibi özgür ruhlu bir kadının, kızı ile daha kolay bir ilişkisi olacağı izlenimine kapılırız. Ancak durum pek öyle değil, feminist bir kadın yetiştirmek üzere çıktığı yolda Amma’nın epey bocaladığına tanık oluyoruz. Bu da bize toplumsal cinsiyet rollerinden kurtulmanın o kadar kolay olmadığını hatırlatıyor. Aile kurumuyla bireye yüklenmeye başlayan bu roller, ne kadar özgürlükçü olursak olalım yaşamımızda aşamadığımız şeyler olarak karşımıza çıkabiliyor. Şu cümleler anlatmak istediğimize açıklık getirecektir: “bir yıl sonra Yazz ona feminazi diyordu, bir partiye gitmek için evden çıkmak üzereydi, Amma da eteğini aşağı çekmesi, topuklarını kısaltması, bluzunun oyuk yakasını biraz yukarı çekmesini önerme cüretinde bulunmuştu, vücudunun yüzde 30’u örtülmüş olacaktı böylece, şimdi doğrusunu söylemek gerekirse sadece yüzde 20’si örtülüydü” Amma’nın yaşamını, direndiği şeyleri, varlık çabasını ve feminist fikirlerini hatırlayınca, Yazz’ın nasıl giyindiğinin onun için bu kadar dert olmaması gerekirdi ancak toplumsal normlar, verili annelik rolleri bedende sabitlenip kaldığında, tüm bunların bir şekilde herkesi -Amma’yı bile- etkisi altına alabildiğini görüyoruz. Ebeveyn olmak hakkındaki verili bilgi bizi kalıpların içine hapsediyor. Bu, kuşaklar arası farklılıkla da birleşince anneler ve kızlar arasında eşit bir ilişki imkânını zora sokuyor. Şu cümlelerde söylendiği gibi: “feminist olsun diye yetiştirdiği çocuk, son zamanlarda kendisine feminist demiyordu, feminizm sürü işi, demişti  Yazz ona, doğrusunu söylemek gerekirse, kadın olmanın bile modası geçti bugünlerde, üniversitede Morgan Melenga diye iki cinsiyetten de olmayan bir aktivist var, gözümü açtı…” Kendi bildiğimizi kızımız bile olsa ona dayatmak sorunlu olabiliyor, Amma, Yazz’ın bahsettiği sabit olmayan bir cinsiyet tahayyülünü anlamayacak bir karakter değil ancak anne ve kız arasında toplumsal kalıplara göre kurulmaya çalışılan ilişki bir şekilde tahakkümü getirdiğinde, sorundan kaçılamıyor. Bernardine Evaristo’nun kitabında bu durumun iyi gözlenip işlendiğini söyleyebiliriz bu nedenlerle.

“Kız, Kadın, Öteki” kitabının Yazz ile ilgili bölümünde onun arkadaşlarının fikirleri bizi başka şeyler üzerine de düşündürüyor. Örneğin, arkadaşlarından Waris, “siyaset okuyor ve parlamento üyesi olmak istiyor, sil baştan tem-sil etmek için önce grup aktivizmi yolundan gidecek, Barack “Büyük Rol Modeli” Obama usulü!” Waris karakterinin bu amacı bize şu soruyu sorduruyor, bir siyahın parlamentoya girmesi, diğer siyahlar için ne anlam ifade eder? Boris Groys, kadın veya siyah siyasetçilerin herhangi bir kariyere sahip olmalarını, sınıfsal perspektiften değerlendirir, bunu ezilenlerin tarafından ezenlerin tarafına geçmek olarak niteler ve şunu ekler: “Dolayısıyla kendi adlarına kariyer sahibi olan bu siyasetçilerin diğer kadınların veya siyahların yazgısını hiçbir şekilde değiştirmediği savunulabilir. Söz konusu kariyerlerde, azınlıkların toplumsal veya ekonomik konumunda meydana gelen belli bir iyileşmenin emarelerini görmek yanlış olur.”(4) Böyle bir durumda ezilen bir kimliğin statüsündeki değişim, onun temsil ettiği kimlik açısından pek bir şey ifade etmez çünkü bu kişiler artık sistemin tamamen içine girmiş, ezilen konumdan çıkmış ve ezen konuma yükselmiştir, eleştirdiği şeylerin sebebi olan o sistemin içine yerleşmiştir, Groys’un ifadesiyle böyle bir durumda değişen genellikle, “kimlik puanıdır”. Elbette bu durum da sabit değildir, her coğrafyanın her ezilen kimliğin farklı koşulları olduğu aşikâr. Bir ülkede kadının parlamentoya girmesi devrim olarak bile yorumlanabilir ancak burada sorunsallaştırdığımız şey, temsil eden bir ezilen kimliğin, temsil ettiğini söylediği gruptakilerin yaşamını ne kadar değiştirebileceğidir çünkü parlamento veya bir devlet kurumu için diğerlerinin varlığının ne ifade ettiği veya sistemin ağları içinde bunun ne kadar başarılabileceği soru olarak ortada durur. Karakterimiz Waris hayalini gerçekleştirdiğinde onun başarısı ne kadar siyahların başarısı olabilecektir, hakkında konuşmaya çalıştığımız mesele aslında budur ki bana kalırsa, Bernardine Evaristo’nun metinde bize sordurmaya çalıştığı böyle bir soru var.

Waris karakterinin bir özelliği de Somalili olması ve türban takması, aynı zamanda Somali iç savaşından kaçıp Amerika’ya sığınmış, Müslüman, göçmen bir aileye mensup. O hatırlamasa da ailesi 11 Eylül’ü yaşamış, o dönemde kapalı her kadına veya Müslüman her erkeğe terörist damgası vurulmasının yarattığı travmayı ailesinin anlattıklarından biliyor. Bu nedenle öfkeli bir karakter Waris, ona karşı her ayrımcı tavra kendi deyimiyle “aynısıyla karşılık vermeyi” öğrenmiş. Çünkü “terörizmin İslam’la eş anlamlı olduğunu söyleyenlere, ezildiğini ve acısını hissettiğini söyleyenlere, işsizlikten onu sorumlu tutanlara, hamam böceği göçmenin teki olduğunu söyleyenlere, hiç intihar bombacısı tanıdığın var mı diye soranlara…” karşı kendi direniş stratejisi olmak zorunda. Waris’in öfkesini sebebine işaret eden bu cümleler, çok uzağımızda değil. Dünyanın her yerinde bugün göçmenlere yönelik yükselen ırkçılık bu duruma her gün tanık olmamıza sebep oluyor. Sanki göçmenler ulaşmadan önce, gittikleri yerde hiç kriz yokmuş, her şeyin günah keçisi onlarmış gibi davranılıyor. Waris’in öfkesine çok yakın hissediyoruz bu nedenle. Ama şu da var ki Waris asla kendini kurban olarak tahayyül etmiyor: “Somali iç savaşında yarım milyon insan öldü, bense bu ülkede doğdum ve başaracağım, kıçımdan ter damlamaması gibi bir lüksüm yok, iş piyasasına girdiğimde zor olacak biliyorum, ama biliyor musun Yazz? ben kurban değilim, sakın bana kurbanmışım gibi davranma, annem beni kurbanmışım, mağdurmuşum gibi yetiştirmedi.” Waris’in Yazz’a kurduğu bu cümleler önemli çünkü ezilen kimliklerle ilgili bir soruna işaret ediyor, onu devamlı olarak bir kurban veya mağdur olarak kurmak, o kimliği ona yapıştırmak, beyaz bir bakışla acımak. Bu tam da Fanon’un karşı çıktığı kimlikle ilgili durumun da ifadesi, şöyle der: “Zenci misyonu yoktur; beyaz yükü yoktur. … Siyah bir dünyanın kurnazlığının kurbanı olmak istemiyorum ben. Yaşamım zenci değerlerin bilançosunu çıkarmaya adanmamalı. Beyaz dünya yoktur. Ben zenciyim ve tonlarca zincir, dayak kasırgaları, tükürük ırmakları çağlıyor omuzlarımda. Ama saplanıp kalmaya hakkım yok.(5) Varoluşumda en ufak bir varlık parçasını kabullenmeye hakkım yok. Geçmişin belirlenimlerine yapışıp kalmaya hakkım yok…”  Fanon burada; bedene yapışıp kalmış kurban kimliğine, onun üzerinden tanımlanmaya, bedeninin sınırlarının geçmişin yaralarıyla belirlenmesine itiraz ediyor. Çünkü böyle bir tahayyül başkasıyla kurulacak ilişkiyi, varlığına yüklenecek anlamı belirler. Mladen Dolar bu durumu şöyle değerlendirir: “Mağdur olmak siyasal öznellik için yeterli değildir. Siyah kültürünün maruz kaldığı adaletsizlikler karşısında gösterilen ahlaki içerleme tepkisi sonuna kadar haklıdır, ama yine tuzaktır ve engel haline gelebilir.”(6) Waris de bunun bilincinde bir karakter olarak çıkıyor karşımıza, varlığını kurban kimliğine sabitlenmesine karşı çıkıyor çünkü bu durum onu yaşamda sınırlayan, acıyan beyaz bakışları kendine yönelten bir engele dönüşerek, sorunlarının ahlâki bir şekilde değerlendirilmesine, onun asıl varlığından uzaklaştırılmasına sebep olabilir. Esasen, tüm ezilen kimlikler için bu durumdan söz edebiliriz. Çünkü kurbanlaştırma stratejisi kişinin kimliğini tanımaktan çok, onu bir yere konumlamak ve onun bedenini yaşadıklarıyla özdeşleştirmek, asıl sorunu göz ardı etmek gibi bir anlama sahip. 

Bernardine Evaristo "Kız, Kadın, Öteki" kitabında, farklı kimlikleri bir arada sunarak hem kimlikten kaynaklı yarayı hem de onu sabit bir kategori olarak kurduğumuzda karşılaşabileceğimiz sorunları hikâye etmiş. Başta da bahsettiğimiz gibi metin, toplumsal normların, devletin, egemen kimliğin “marjinal” olarak kodlayabileceği kimlikleri, çoğunluğu siyah kadınlardan yarattığı karakterlerle temsil etmiş. Sorunları güncel feminist tartışmaları işin içine katarak da işlemiş. Bu yazıda değerlendirdiğimiz üç karakterde bahsettiğimiz gibi farklı konularda tartışma imkânı sunarken, farklı olmaktan kaynaklı sıkıntılar üzerine düşünmemizi sağlıyor. Çünkü çoğunluğa mensup olmayanların hayatta kalmak için Amma gibi “muhalif bir haydut” olması gerekiyor.  

DİPNOTLAR
(1) Cohen’den akt., Eckert, L., (2013), “Queer Tahayyül ‘Postanarşizm, Queer ve Trans Politikaları İçin Bir Araç Olabilir mi? Veya Tam Tersi Olabilir mi?’”, (Çev. Noir-Gülkan), İstanbul: Sel Yayıncılık.
(2) Evaristo, B., (2020), “Kız, Kadın, Öteki”, (Çev. Ebru Kılıç), İstanbul: Doğan Kitap.
(3) Bernadine Evaristo, metin boyunca çok az nokta kullanıyor. Büyük harf de benzer bir şekilde çok fazla metinde yer etmiyor, yazı boyunca kitaptan yapılan alıntılarda yazarın tercihine uymaya çalıştım.
(4) Groys, B., (2020), “Son Geri Sayım, Avrupa, Mülteciler ve Sol, ‘Çağdaş Avrupa: Kültürel Biyotop Arayışı’”, s.36, (Çev. Barış Engin Aksoy), İstanbul: Metis Yayıncılık.
(4) Groys, B., (2020), “Son Geri Sayım, Avrupa, Mülteciler ve Sol, ‘Çağdaş Avrupa: Kültürel Biyotop Arayışı’”, s.36, (Çev. Barış Engin Aksoy), İstanbul: Metis Yayıncılık.
(5) Fanon’dan akt., Dolar, M., (2020), ““Son Geri Sayım, Avrupa, Mülteciler ve Sol, ‘Kimdir Mağdur/Kimdir Kurban’”, s. 76, (Çev. Barış Engin Aksoy), İstanbul: Metis Yayıncılık.
(6) Dolar, M., (2020), ““Son Geri Sayım, Avrupa, Mülteciler ve Sol, ‘Kimdir Mağdur/Kimdir Kurban’”, s. 77, (Çev. Barış Engin Aksoy), İstanbul: Metis Yayıncılık.
 
 

Yazının devamını 4. sayımızda bulabilirsiniz.

E-Dergi Satın Al Basılı Dergi Satın Al
  • Bu içeriği paylaşmak ister misiniz?
  • Facebook
  • Twitter
  • GooglePlus