KÜLTÜR, EDEBİYAT, DÜŞÜNCE
4. Sayıdan
Kız Kurusundan Bekâr Kadınlığa Giden Dikenli Yol
NESLİHAN CANGÖZ
Evlilik dışında bir hayatın var olabileceğini gösterdikleri için düşmanlaştırılan ve kadınlık deneyiminin kıyılarına itilen bekâr kadınların edebî eserlerde de yeterince yer bulduğunu söylemek zordur. O dönemde yazılanlar ise patriyarkanın estetik ve erotik standartlarını karşılayamayan yaşlı ve çirkin kadın temsilleriyle doludur. Ama istisnalar hep vardır değil mi! İşte bunlardan biri…
Kız Kurusundan Bekâr Kadınlığa Giden Dikenli Yol

Evlenmemiş kadınlar için kullanılan sözcükler genellikle kadınları olumsuz, eksik, kusurlu olarak tarif eder. Türkçede mesela hiç evlenmemiş erkekler “bekâr” olmaya devam ederken kadınlar “evde kalmış kız”dan tıpkı bir meyve gibi “kız kurusu”na geçiş yaparlar. Evlenmemiş erkekler olgunlaşırken kadınların kuruması masum olmayan deyimin tarafını belli eder. Terimin İngilizcesi olan ve sadece kadınlar için kullanılan “spinster”ı Merriam-Webster sözlüğü "evli olmayan ve özellikle normal evlilik yaşını geçmiş bir kadın" olarak tanımlıyor. Ancak bu nispeten tarafsız tanım, kelimenin bekâr kadınları küçümsemek ve marjinalleştirmek için kullanılmasıyla gölgelenir. M. Strauss-Noll, İngilizcedeki cinsiyetçi kelimeleri araştırırken, "bekâr" ve "spinster"ın paralel olmadığını belirtir. Strauss-Noll’a göre;  “evlenmeye uygun evde kalmış kız" diye bir kişi yoktur. Bekâr (bachelor) genellikle olumluyken, evde kalmış kız (spinster) her zaman olumsuzdur. Nitekim kumaş için yün eğiren bir kadını tanımlayan kelime olarak gelişen terim, uzun zaman çekici olmayan yaşlı hizmetçilerle  (old maid) ilişkilendirilmiştir.(1) Jackie M. Blount ise bekâr kadınların, özellikle 20. yüzyıl başlarında, lezbiyen olduklarından şüphelenilen ve cinselliklerini bastırmış, huysuz ve sinirli olmakla suçlanan, “evlenmek, çocuk doğurmak gibi geleneksel cinsiyet rollerinin dışında duran” kadınlar olarak görüldüğünü belirtir.(2) Birinci Dünya Savaşı sonrasında İngiltere’de yeniden kullanıma sokulan “İhtiyaç fazlası kadın” terimi ise bana kalırsa en berbatıdır! Bu terimle eş ve anne olmak yüceltilerek, evlenmeyen kadınlar üretimde bulunmayan fazlalıklar olarak gösterilir. Hâlbuki Blount’dan ödünç alarak söylersek, onlar toplumsal cinsiyet ihlalcisidir.   

Evlilik dışında bir hayatın var olabileceğini gösterdikleri için düşmanlaştırılan ve kadınlık deneyiminin kıyılarına itilen bekâr kadınların edebî eserlerde de yeterince yer bulduğunu söylemek zordur. Genç kız ve evli kadın dışında kalan kadın kahramanların ana karakter olduğu romanlar, öyküler nispeten azdır. O dönemde yazılanlar ise patriyarkanın estetik ve erotik standartlarını karşılayamayan yaşlı ve çirkin kadın temsilleriyle doludur. Ama istisnalar hep vardır değil mi! İşte bunlardan biri Sylvia Townsend Warner’ın ( 1893-1978) Lolly Willowes(3) adlı romanıdır. 1926 yılında yayımlanan roman, Laura adlı 28 yaşındaki kadının çok sevdiği babasının ölümünün ardından ağabeyi Henry ve eşi Caroline’in yanına, Londra’ya taşınmasıyla başlar. Laura yirmi yıl boyunca neredeyse kendini silerek yaşar. Babasından kendisine kalan geliri ağabeyi yönetir, evin en küçük odasında, dar bir yatakta yatar, gitmek istediği kiliseyi bile seçemez, yeğenlerinin kendisine taktığı isimle Lolly hala olur, tatillere de birlikte giderler ve tek bir gün dahi yalnız kalamaz. Bir gün beklenmedik biçimde evden ayrılır ve küçük bir köye taşınır. Burada mutlu ve özgür, yeni varoluşunun tadını çıkarır ancak derinlerde bir yerde adlandıramadığı bir şey vardır. O şey Laura’nın bir cadı olduğunu keşfetmesidir. Son cümleyi okuyan ciddi (!) edebiyatseverlerin kaçmasını engellemek için hemen eklemeliyim: Selim İleri bu romandan “Öyle romanlar vardır ki yazılışlarından yıllar sonra da tazelikleriyle, dirilikleriyle sizi şaşırtır, hatta kıskanırsınız” sözleriyle bahseder. Kalan okuyucularla birlikte şimdi,  içinde bir erkek ve âşık bir kadın olmadan yazılmış ve mutlu sonla biten romana biraz daha yakından bakalım.

Laura, sadece babası ve kardeşinin güzel bulduğu, “orta boylu, zayıf ve sert hatlı”, “ekseriyetle yavan kabul edilen”, başkalarının yanında canlı olmayan, “çok nadiren sosyal etkinliklere katılan ve bu etkinliklerde canlı olmak için bir sebep bulamayan” (40) genç bir kadındır.  Sylvia Warner, kahramanının yavanlığı yetmezmiş gibi,  “cilveli değildi, eğleniyormuş numarası yapmak zorunda hissetmezdi. Bu kusur, Laura’yı, evlilik çağına gelmiş her genç kadının vazifesi olan alımlı görünmek meselesine karşı duyarsız kılardı” (41) diye ekler.  Böylelikle romanın hemen başlarında heteronormatif cinsiyetçi sistemin istisnasız tüm kadınların evlenmek istediği, evlenmeyen kadınların çok istemelerine rağmen başkalarınca güzel bulunmadıkları için evlenemediği dayatmasının altını oyar. Laura güzel bir kadın olmamasına rağmen alımlı görünmek, beğenilmek, daha doğrusu evlenmek için kılını bile kıpırdatmaz, “hayatından son derece memnundu(r)” ve yaşam tarzını değiştirme arzusu yoktu(r) (43).  Karşısına çıkan erkeklere fikren ve fiilen çok az ilgi gösterir. Babasının ölümünün ardından, ağabeyi Henry ve eşi Caroline’in Laura’ya eş bulma çabaları da sonuçsuz kalır. Bay Arbuthnot adlı utangaç ve kekeme bekâr arkadaşlarını çaya çağırdıklarında olanlar cesaret kırıcıdır:

Laura hiçbir surette Bay Arbuthnot’la evlenmeye ikna olmazdı ama adamla konuşmaya hazırdı, hatta onunla aklından geçen her şeyi konuşabilirdi. Laura’nın aklından geçenler uçsuz bucaksız bir araziye yayılmış durumdaydı…Şubatın tehlikeli bir ay olduğunu söyleyen Bay Arbuthnot, Laura’nın verdiği karşılığa kesinlikle hazırlıklı değildi. “Bence de öyle” dedi Laura neredeyse şiddetli bir mutabakatla. “Eğer bir kurt adam olsaydınız ki kesinlikle olabilirsiniz ve çoğu insan bunu fark etmez, bütün aylar içinde, karanlık ve rüzgârlı bir gecede dışarı çıkıp koyun avlayacağınız ay şubat ayı olurdu.”

Henry ve Caroline dehşet dolu gözlerle birbirlerine baktılar. “Ne kadar ilginç!” dedi Bay Arbuthnot. “Fakat böyle bir şey yapabileceğimi düşünmüyorum.” Laura cevap vermedi. O da Bay Arbuthnot’ın böyle bir şey yapabileceğini düşünmüyordu… Henry ve Caroline, Laura’yı evlendirmek için başka bir girişimde bulunmadılar…(bu) sıkıntılı ve masraflı bir çabaydı, üstelik Laura bu çaba karşısında en küçük bir şükran duygusu göstermiyordu. (63-64)

Laura, ağabeyinin Londra’daki evine geldiğinde, bir süre sonra kendini her işe koştururken bulur, “mekanizmanın bir parçası haline gelir ve hiç durmadan dönen diğer çarklarla birlikte çalışmaya başla(r)” (35). Ama özellikle iki yeğeninden sorumludur. Cumartesi günleri kızları dans dersine götürdüğünde diğer ebeveynlerin ve bakıcıların arasında oturduğunu öğreniriz.  Bence bu pozisyonun Laura’nın başkaları nezdinde nasıl konumlandığını göstermesi açısından simgesel önemi vardır. 

Caroline’in, Laura’ya ilişkin düşünceleri ise dönemin bakış açısıyla, bekâr bir kadının evlilere göre nasıl ikincilleştirildiğini anlatır: “artık Laura kendi başına yaşamaya başlayamayacak kadar yaşlıydı. Hiç hayat tecrübesi yoktu…kendi kendini koruduğunu hayal etmek imkansızdı. Caroline, yanı başında oturan, el değmemiş bakire için hüzünlendi. Bir eş, bir anne olduğu için kendine haddinden fazla değer biçmezdi, bunlar onun zaferleri değil görevleriydi ama duygusal açıdan Laura’dan daha zengin olduğunu düşünüyordu. Sevilmek, diğer insanlar için gerekli olmak güzeldi.” (65) Hâlbuki Laura’nın mutsuzluğunun nedenleri tamamıyla farklıdır: 

“Laura, Londra’ya gittiğinde Laura’yı geride bırakıp Lolly Hala diyarına girmişti. Somerset’ten vazgeçerken kendisiyle ilgili o kadar çok şeyden vazgeçmişti ki adından da feragat etmek doğal görünmüştü. Evin hanımı unvanını kaybetmişti. Kasabada geçirdiği uzun günlerden yoksun kalmıştı,…tuhaf giysiler giyiyor ve tuhaf işler yapıyordu, bambaşka bir insana dönüştüğünü hissediyordu. Belki de iki insandı artık. Biri basamakları çevik bir şekilde tırmanan, yeni yıl ve doğum günü hazırlıkları için elzem olan orta yaşlı Lolly Halaydı. Diğeri Bayan Willowes’du,…çevik ya da elzem olmayan kişi. Laura artık yoktu.” (66)

Ne Lolly Hala, ne de Bayan Willowes olmak isteyen Laura, Londra’dan ayrılarak, ıssız, ormanın kenarında, Great Mop’a yerleşir. Bir süre sonra kendisini ziyarete gelen yeğeni Titus’un kalmaya karar vermesi, o eski mutsuzluğunu hatırlatır ve artık katlanamayacağını gösterir Laura’ya: “… o zincirleri yıllarca takmıştı, uysalca, ağırlığı hissetmeden. Fakat şimdi hissediyordu, ağırlıkla birlikte aşinalığı da hissediyordu ve en kötüsü buydu.” (140) “Nereye gidiyorsun Lolly Hala? Ben de geleyim.” Kafasının içinde bu cümle, öfkeyle bütün gün ormanda dolaşır, yeniden faydalı, yardıma hazır ve göz ardı edilebilir Lolly Hala olmak istemediği çok açıktır. 

Warner, romanı esasen iki bölüm olarak kurmuştur: ilki Laura’nın Londra’da ağabeyinin evinde, ikincisi Great Mop kasabasında geçirdiği dönemdir. Londra, erkekler için erkek eliyle düzenlenmiş mekânları, Henry’nin taşla kaplanmış bahçesi, üzerinde yürünemeyecek çimenleri, mutfaktan gelen demir sesleri, gürültüyle çarpan veya zincirlenen kapıları, ellerini kurutan suyu, cildini soluklaştıran havası, belki de en kötüsü duvar saatinin kurulurken çıkardığı çirkin ses ve kurşunlu ağırlıkları ile patriyarkanın kadın cinselliğini kontrol ettiği düzenin sembolüdür. Harika Sopa anlamına gelen adı ile cadıların üzerine binip uçtuğu süpürgeleri çağrıştıran Great Mop ise düzensiz patikaları, bilinmezliklerle dolu, gölgeli ve tehditkâr ama bir şekilde kucaklayıcı ormanı, kokusu, hışırtısı, bitkileri, hayvanları, geceleri dışarı çıkan kadınları, müzik sesleri ile baskıcı düzenden azade soyut bir özgürlüğü, “kendine ait bir oda”yı temsil eder. İlk bölümde kullanılan kasvetli, ironik hatta sinik dil, ikinci bölümde şaşırtıcı, şiirsel, doğaüstü hale bürünür. İşte Titus’un gelmesi, Great Mop’u da Laura’nın kaçmaya çalıştığı Lolly Hala veya Bayan Willowes diyarı olan Londra haline getirir.   

Laura, Great Mop’a geldiği ilk aylarda bir gün, uzun zamandır “yeşil sapların üstündeki sarı tomurcukların açmasını izlemek hayalini kurduğu” çuha çiçeklerinin “Samanyolundaki yıldızlar kadar çok” olduğunu ve tüm çayıra yayıldığını görür:

"Laura dizlerinin üstüne çöktü ve yüzünü çiçeklerden yükselen kokuya yaklaştırdı. Göğsü bir an için, mutsuz geçirdiği yılların ağırlığıyla toprağa yaslandı. İlk kez eskiden ne kadar bedbaht olduğunu fark etti, sonra özgürleşti, hepsi gitmişti, bir daha olmayacaktı…[Ç]uha çiçeklerinin kokusu Laura’nın aldığı her nefesle onun içine aktı ve onu yüklerinden kurtardı. (133-34)"

Bu aydınlanma ânıyla birlikte Laura artık “zorbalara karşı kazandığı ruhsal zaferin…onları öfkelendirdiği düşüncesiyle eğlenmekten vazgeçer”, ailenin kınamasından duyduğu keyif, kölelere yakışır eski bir hatıradır. Elbette affetmeyecektir zira bağışlayıcı bir tabiatı yoktur ama Laura’nın aldığı yaraları sadece Londra’da yaşayan akrabalar açmamıştır: “Eğer Laura affetmeye başlayacaksa, toplumu, kanunları, kiliseyi, Avrupa tarihini, Eski Ahit’i, büyük büyük Hala Salome ve dua kitabını, İngiliz Bankası’nı, fuhuşu, Apsley Terrace (ağabey Henry’nin evi) mimarisini ve medeniyetin diğer faydalı dayanaklarını affetmeliydi.” diye yazar Warner. Dolayısıyla “Nereye gidiyorsun Lolly Hala? Ben de geleyim” diyen Titus sadece akrabaları değil, erkeklere bağımlı rolleri terk eden ve kendilerine alan açmaya, nefes almaya çalışan kadınların üzerine çöken tüm sistemi temsil eder.   

Laura ile paralellikleri göz önüne alındığında Sylvia Townsend Warner’ın hayat hikâyesinden  bahsetmenin şimdi tam zamanı. Warner, Temmuz 1922’de gezmek için Essex’e gitmek üzere tıpkı Laura’nın yaptığı gibi bölgenin haritasını alarak yola çıkar. İlk gün haritasını unutmuş ve neredeyse kaybolmuş durumda gezerken gök gürültüleri eşliğinde yağmur başlar, gökyüzü kararır. Ayakkabılarını çıkarıp panikle koşmaya başlar ve nihayet bir sundurmanın altında, çiftlik çalışanları ile birlikte yıldırımları, yağmuru izler. İzleyen günlerde Essex’de hûşû içerisinde dolaşır, “o zamana değin birlikte olduğum insanlardan oluşmuş biriyken kendim oldum” diyecektir. En önemlisi ise şiir yazmanın mümkün olduğunu keşfetmesidir. Londra’da 15.yy kilise müzikleri üzerinde çalışan Warner edebiyata yönelir ve 1925 yılında ilk şiir kitabı The Espalier, 1926 yılında ise Lolly Willowes romanı yayımlanır. 1930 yılında Warner, genç bir şair olan Valentine Ackland’a aşık olur. İki kadın 1937 yılında Londra’dan ayrılıp Dorset’te küçük bir kasabaya yerleşir. Alışılmış sıralamanın tersine Warner yazdıklarını –en azından bir kısmını- yaşar. 1935’te yaklaşan faşizm tehlikesine karşı İngiltere Komünist Partisi’ne üye olan ikili, iç savaş sırasında da İspanya’ya gider. Ackland’ın 1969’daki ölümüne değin Dorset’te yaşamışlardır.(4)

Warner Londra’dan kaçmayı başarmış, kahramanı Laura ise kasabada Titus olmadan kalabilmek, daha doğrusu özgür olabilmek için yardım istediğinde sesini duyan tek varlık olan şeytanla uzun bir konuşma ve nihayetinde bir anlaşma yapmıştır. Ruhunu şeytana teslim etmiştir çünkü “gelenek, kamuoyu, yasa, kilise ve devlet; yalvarışı karşısında hepsinin o kocaman başlarını sallayıp (onu) esaretine geri göndere(ceklerini)” bilir. (189) Warner’ın cadılık, kedi, şeytan gibi evlenmemiş yaşlı kadın temsiline iliştirilen imgeleri ironiyle bükerek karşıya doğrulttuğu ikinci bölümün en etkileyici kısmının Laura’nın şeytanla yaptığı bu konuşma olduğunu düşünüyorum. 

“Cadıları düşündüğümde… çalılarda yetişen sıradan böğürtlenler gibi hiç önemsenmeden yaşayıp yaşlandıklarını görüyorum. Saygıdeğer erkeklerin, kilise müdavimlerinin, demircilerin…eşleri ve kardeşleri olduğunu görüyorum…Kadınlar çocuk yetiştiriyorlar, ev işi yapıyorlar, çalılıkların üstüne çamaşır asıyorlar…kendi aralarında konuşan erkekleri dinliyorlar…Zaman geçtikçe kadınlar sıkıcılık kuyusunda biraz daha derinlere gömülüyorlar… Tarlalardan geçerek kiliseye gidiyor ve vaaz dinliyorlar. Politika ya da matematik gibi hepsi erkeklere ait konular. Boyun eğmek ve saç örmek dışında hiçbir şey kadınların değil. Eve dönerken daha fazla konuşma dinliyorlar. …Eve vardıklarında akşam yemeği için pişirilmeyi bekleyen patateslerle karşılaşıyorlar. Bunlar şikâyet konusu olamayacak kadar küçük şeylermiş gibi görünüyor ama… böyle şeyler kadının üstüne ince bir toz tabakası gibi çöküyor ve toz tabakası günbegün yaşlanıp yerleşiyor.” (200-01)

Warner’ın metinleri bana susamlı akide şekerinin yavaş yavaş ağızda çevrilerek yenmesine benzer bir okuma zevki veriyor ancak yine de cadıların gündelik hayatın içinde baskılanan, küçücük bir alana hapsedilen kadınlar olduğunu gösteren bu sayfalardan daha fazla alıntı yapmamalıyım. Ama cadıların, sadece koca, baba, erkek kardeş gibi aile üyesi herhangi bir erkeğin egemenlik alanı dışında kalan/kalmak isteyen kadınlar olduğuna işaret etmek için Warner’ın Laura’yı doğaüstü güçlerle donatmadığını da eklemem gerekir.

“İnsan bir süpürge sapının üstünde oraya buraya gidip kötülük yaparak cadı olamaz… İyilik yaparak da cadı olunmaz. İnsan bütün bunlardan kaçmak için cadı olur, kendi hayatına sahip olmak için, diğer insanlar tarafından cimrice verilen yaşamdan kurtulmak için.” (204) 

“Evde kalmış kız” olmak tarih ötesi bir kavram değil. Hem farklı coğrafyalarda hem de farklı tarihsel dönemlerde bekâr kadınlara atfedilen anlam değişiyor ve zaman içerisinde kadınların değişen koşullarına göre evde kalmış kız imgesi edebiyat, yazılı, görsel medya, reklamlar gibi çok çeşitli mecralarda yeniden çiziliyor, revize ediliyor. Kedili, yaşlı, dokuma tezgâhlı evlenmemiş kadın imgesinin modası çoktan geçmiş olsa da cinselliğini özgürce yaşayan, evliliği ve anneliği reddeden kadınlar patriyarka için pek çok coğrafyada hâlâ tehdit olarak görülüyor. Ancak biliyoruz ki feminist mücadelenin uzun bir tarihi vardır ve feminizm bir ilerleme anlatısı değildir. Dolayısıyla işler kötüleştiğinde, “kadınlar hayatına sahip olmak istediğinde” tarihimizden, edebiyattan çok şey öğrenebiliriz. Son söz kadınları dinamite benzeten Warner’ın olsun: “kadınlar dinamit olduklarını biliyorlar ve kendilerini haklı çıkaracak bir patlamanın özlemini çekiyorlar”.    
 

Yazının devamını 4. sayımızda bulabilirsiniz.

E-Dergi Satın Al Basılı Dergi Satın Al
  • Bu içeriği paylaşmak ister misiniz?
  • Facebook
  • Twitter
  • GooglePlus