KÜLTÜR, EDEBİYAT, DÜŞÜNCE
4. Sayıdan
Mezopotamyalı Kadınlar
GÖNÜL KIVILCIM
Kadınların her biri ayrı bir kuyu. Ben yokken kazılmış, ben yokken hayal edilmiş, ben yokken çok acı çekmiş, başka bir dilde konuşan kuyular. Bir süredir bu kuyularda geziniyorum. Kadınların kuyularında.
Mezopotamyalı Kadınlar

“Burası Mezopotamya, burada taş işlenir, burada dert işlenir.” Mardin’de, kaleye çıkan yol üzerinde, Artuklular döneminden kalma görkemli bir yapıyı, Zinciriye Medresesi’ni gezerken günlüğüme karaladığım cümlelerden biri. Medreseyi gezmeye değil, dünyanın gaddarlığını anlatan karanlık odanın kapısını aralamağa gelmiştim. Tarih Eylül 2013’tü. Mardin Kızıltepe’de, iki ölünün anısını sırtına yüklenmiş bir anne vardı, onu arayacaktım. 

“Kadınlar… gözyaşlarının sırrına sahiptirler,” diyor Güney Afrikalı ve Nobel Edebiyat ödüllü yazar J.M. Coetzee, St. Petersburg’lu Usta romanında: “Kadınlığın büyük sırrı budur, onlar bu sayede bizim gibi erkeklerden üstün olurlar… Biz ağlamayız, siz ve ben. Acımızı içimizde biriktiririz, sonunda şeytanın kendisi olur! Sonra da gidip budalaca bir şey yaparız, sırf bir-iki saatliğine o kederden kurtulmak için.” Ağlayabilmek güç ister. İktidar için mücadele eden, o iktidar için dünyayı yakıp yıkan erkeğinkinden farklı bir güç. Makbule Kaymaz tanıdığım en güçlü kadınlardan biriydi.

Babasıyla aynı gün, bedenine saplanan 13 kurşunla öldürülen Uğur Kaymaz’ı anlatan “Çarmıh” öyküsünü yazabilmek niyetiyle bölgeye gittiğimde, Mardinli yazar dostum Abidin Parıltı’ya danışmış, sosyal ağlar sayesinde kapı kapıyı açmış, sonunda bulmuştum onları.  Makbule Kaymaz oğlu Ali, kızı Emine ile bir akraba ziyaretindeydi. Günlüğüme bakıyorum, yolculuğa çıkmadan önceki son sayfaya şöyle yazmışım.


10 Eylül 2013
Başından vurulmak. Bugünlerde Türkçe öğrenenlerin kelime listesinde mutlaka bulunmalı.  Uyuyorum, kalkıyorum, nefes alıyorum, tıkandım yetmez. Başımdan vuruldum! Ahmet Atakan 22 yaşındaydı. Antakya’da beş metreden başından vuruldu. Bize kalan da ölümleri yazmak. Mardin’e yola çıkmadan önce.

*
Şimdi geriye dönüp soruyorum, yıllar sonra beni yollara düşüren tam olarak neydi? Erken ölen çocukların acısı mı? Biraz daha geçmişe gidersek, Uğur öldüğünde benim de bir oğlumun oluşu mu? Yoksa Gezi Parkı olaylarında hayatını kaybeden gençler miydi geçmişi depreştiren? Yakınlaşma arzusuydu belki. Hayatın yetişemediği, aklın yetişemediği yerde yazı yetişebilir, eksik kalan neyse onu anlatabilir diye ummuştum. Onun ve diğerlerinin karşısındaydım işte. Avlunun bir ucundan öteki ucuna gerilmiş çamaşır ipine asılı pembe havlunun altında oturuyor, mutfağa yemek yapmaya giden kadınları, avludaki erkekleri, geliş gidiş trafiğini izliyordum. Öyküyü okuyanlar bu ayrıntıları orada bulabilir:
Kendi ellerimle yaptığım çarmıhı kadınların en yaşlısı indiriyor. Ölen çocuğun babaannesi. Dış duvarları kırmızıya boyalı evin avlusunda çay üstüne çay içerek ana dilinde konuşuyor, içinde tortulanmış olanları Kürtçe anlatıyor. Söylediklerini anlamasam da hiçbir şeyi atlamadan dinliyorum. İlçedeki kavak ağaçları gibi uzun boylu bir kadın babaanne. (Çarmıh Öyküsünden)
Günlüğe devam. 


21 Kasım 2004. Mardin Kızıltepe.
Akşam ezanı okunmuştu. Hafif alacakaranlık ve hava yağmurluydu.
O akşamı böyle hatırlıyor oğlunu ve kocasını aynı gün kaybeden Makbule Kaymaz. Makbule Kürtçe anlatıyor, oğlu Ali Türkçeye çeviriyor: Kızım Emine sekiz yaşındaydı babası öldüğünde, Ali yedi yaşındaydı, Habib on yaşında. Misafirlerim vardı. Ahmet eşyalarını hazırlıyordu, İskenderun’a gidecekti. Yastıkla battaniyeyi kamyona koymaya gittiklerinde bir silah sesi geldi. Kayınvalideme Ahmet’le Uğur dışarı çıkmış, silah sesi geliyor öldüler mi ölmediler mi bilmiyorum, dedim. Caddeye baktım on kişi Uğur’un etrafında toplanmış, başını tutmuşlar. Biz kapının önüne çıktık, sonra baktık silahlarını bize doğrulttular, çıksak bizi de vuracaklardı, komşulara kaçtık. O sırada savcı geldi, başınız sağ olsun, dedi. Habib o zaman anladı öldüklerini.


Niye Çarmıh? Çarmıh bir imgeydi. Üstündeki çivilerin çokluğu yazdırıyordu öyküyü. Şimdi, yani Makbule’yle tanıştığım tarihten yedi yıl sonra, Mardin’e Eylül ve Kasım aylarında yaptığım iki ziyaretten artakalanları bir araya getiriyorum. Günlüğün sayfalarına kaydettiklerimi atlayarak okurken, tuttuğum notlar beni Coetzee’nin kitabına götürüyor. 
Alıntıyı yaptığım sayfayı açtığımda, bir bakıyorum ki, içinden, Mardin-İstanbul dönüş biletinin koparılıp bana teslim edilen parçası çıkıyor! Bilet 12 Eylül tarihli… 


Makbule harfleri ayırt ediyordu ama okuyamıyordu. Üç yıl okula gitmiş. Uğur’u doğurduğunda köyde oturuyorlarmış. Beş gün sürmüş sancıları. Eylül ayındaki bu ilk ziyarette kâh gözleri nemlenerek, kâh o yaşları kurulayarak, yaşadıklarını bir bir anlattıktan sonra avlulu akraba evinden ayrıldık, gece üzeri beni kendi evinde misafir etti. Sofrasını açtı, fotoğraflarını paylaştı. Uğur küçükken arabayla İzmir’e gitmişler. Tam varış anında çekilmiş bir kareyi gösterdi. Kocası arabadan inmiş, çocuğu kucaklamış havaya kaldırmakta. Deniz var yanlarında. Makbule’nin kolları bedenine bitişik, ikisinin sevinci seyrediyor:

Denize varmanın sevinciyle bir baba oğlunu kucaklayıp göğe kaldırıyorsa, gökler bunu unutmaz. Yanağına sıcak soluğunu üflediği oğlunun gün sonunda ceset olup yere düştüğünü görüyorsa annelerden bir anne, yerler bunu unutmaz.
Göğün ve yerin hatırladıklarını geri çağırabilmeliyim öyleyse.
Kalemi elime alıyor, soruyorum. Ben bu acıyı, nefreti, iki tarafın yıllardır tutuştuğu savaş oyununu anlatmaya nereden başlayabilirim ki? (Çarmıh öyküsünün girişi)

*
Ertesi gün Makbule’nin yer yatağında açtım gözümü.  
11 Eylül 2013
Güneş artık doğudan doğmuyor. Sabah aklımda bu cümleyle uyandım. Ahmet ve Makbule’nin çerçevedeki fotoğrafı duvardan beni seyrediyordu. Makbule ve parlak kırmızı elbisesi. Kırmızı ve kan. Makbule’nin oğlu Ali, dün gece, cinayetin tanıklarından biri olarak konuşurken Kızıltepe o gün kana bulanmıştı, dedi. Mezopotamya epeydir medeniyetlerin değil, ölümün merkezi. 


Böyle not düşmüşüm deftere. Ve Makbule Kaymaz ile amca Reşad Kaymaz’ın anlattığı diğer ayrıntılar: “Polisleri mahkemeye getirmediler. Vücuda sıkılan kurşunlar dört polisin silahından çıkmıştı, balistik raporla tespit edildi. Can güvenliği yoktu, ilk mahkemeye gidişimizde saldırıya uğradık. İkinci mahkeme halk gidemesin diye Eskişehir’e götürüldü. Selahattin Demirtaş aile avukatımızdı.”
Eylüldeki bu ilk buluşmadan sonra Uğur’un ve babasının ölüm yıldönümünde tekrar bir araya gelmek üzere sözleştik aileyle. Onların hukuk mücadelesi sürüyordu. Bense bir yandan bölgeyi tanıyordum bir yandan Mezopotamyalı kadınları. Ölümden daha fazlasını öğrendim o iki seyahatte. Aslında ilk defa gitmiyordum, geçmişte gazeteci olarak, Diyarbakır, Van, Mardin, Şırnak pek çok şehre düşmüştü yolum. Ama artık eşinden boşanmış, evlilik kalesinden dışarıya çıkmış, tek başına yaşam mücadelesi veren bir kadındım. Hayatı daha farklı bir yerden değerlendiriyordum. Bölge de değişiyordu aynı süreçte. Kürt kadın hareketi bir süredir zulmün, baskının sadece devletten değil erkekten de geldiğinin ayırdında kadını ön plana çıkaran, kadına söz veren politikalar geliştiriyordu. Bunun sonuçlarını tanıştığım kadınların hayatında bizzat gözlemleyecektim. Mardin’e ikinci gidişimde baba oğulun vuruluşlarının yıldönümüydü. Yine Mardin’de bir otelde kalıyordum. Kızıltepe’den dönerken Mardin inci bir gerdanlık gibi ışıldıyordu yukarıda. 


22 Kasım 2013
Güvercinler taşa yakışıyor. Sabahları eski taş evlerin çıkmalarında güneşleniyorlar. Onlarla birlikte sokağı seyrediyorum; Mardin’in sabah güneşiyle ısınan Arnavut kaldırımı yokuşlarını. Rüzgâr ürpertiyor bugün. Otelin mini terasında kahvemi içiyor ve geçen haftayı düşünüyorum: Nusaybin seyahatini, girip çıktığım çarşıları, karşılaştığım kadınları. Dün, Uğur Kaymaz ve babasını anma yürüyüşünde, “Kırmanci öğrenemedin mi hâlâ?” diye takıldı kadınlardan biri. Gülüştük, hoşuma gitti. Nereden nereye geldik, artık talepte bulunan onlar! Hasibe o kadınlardan biri. Hep hatırlayacağım onu. Konuk olduğum evini, kuru incirin içine cevizi doldurup yiyişini. 2004’te katledilen Ahmet Kaymaz’ın annesi sonra. Arkası ezilmiş ayakkabısıyla mezara koşturuşu, mezarın başında okuduğu ağıt.

*
Hasibe’yi unutmam mümkün değil. BDP Mardin il bürosunda karşılaştım onunla. Aniden gelişen bir eyleme gideceklermiş, çağırdı, aralarına katıldım. Atladığımız arabalar sınıra doğru bir karayolunda gerçekleyen eyleme sürüyordu. Suriye’ye giden yoldaki eylem ve basın açıklaması Rojava’daki gelişmelere dikkat çekiyordu. Suriye’deki savaş sınırın hemen ötesindeydi. Burnumuzun dibinde yani. Oranın ateşi bize de düşüyordu. Ülke gündemi yoğundu, Hasibe’nin eve uğradığı pek yoktu; kocasının şikayetçi olduğunu anlattı. Kadınların çoğu öyleydi aslında, adamlardan sonra giriyorlardı eve. 

Eylem sonrası, hayatlarındaki değişimleri dinledim kadınlardan. Akşam Hasibe’ye davetliydim. Otelde yalnız başıma kaldığım için daveti severek kabul ettim. Başta asık suratlı bir çift ve çocuklu başka bir çift daha vardı, ama onlar gitmişlerdi. Ovadan yukarı doğru tırmandı araba. Mardin’in dar sokaklarından birinde durdu. Hasibe uyardı eve girmeden: “Benimki surat edebilir, önden söyleyeyim.” Eski bir Mardin evindeydik. Eşi yerde bağdaş kurmuş oturuyordu. Kürtçe konuşuyorlardı aralarında. Hasibe eşine gazeteci-yazar olduğumu söylüyor olmalıydı. Arada birkaç Türkçe kelime seçiyorum konuşmada. Sonra sabahtan beri yemekten politikaya neler neler paylaştığım Hasibe eşinin söylediklerini çevirdi: “Madem gazeteciymiş misafir, araştırsın bakalım, kadınların erkeklerden sonra eve girmesi normal midir!” 

Kadınların her biri ayrı bir kuyu. Ben yokken kazılmış, ben yokken hayal edilmiş, ben yokken çok acı çekmiş, başka bir dilde konuşan kuyular.  Bir süredir bu kuyularda geziniyorum. Kadınların kuyularında. Türkçe edebiyatın belli bir dönemini, toplumsal cinsiyeti hesaba katarak, bizlere konan sınırları gözeterek yeniden okuyorum. Feminist araştırmacılar kadın yazarların unutturuluşlarının hikâyelerini yazıyor. Unutturulan kadın ressamların belgesellerini çekiyor. Bir gün hikâyelerimiz yan yana gelecek, biliyorum. Makbule’ninki, Fatma Aliye’ninki, ressam Mihri’ninki, şiddetin merkezinden yazan kadınlarınki, Mehtap Ceyran’ınki, Türkan Elçi’ninki. Ve göreceğiz ki, gözyaşlarımız boşuna değilmiş.  

Yazının devamını 4. sayımızda bulabilirsiniz.

E-Dergi Satın Al Basılı Dergi Satın Al
  • Bu içeriği paylaşmak ister misiniz?
  • Facebook
  • Twitter
  • GooglePlus