KÜLTÜR, EDEBİYAT, DÜŞÜNCE
2. Sayıdan
" Tercüme Edilen Dünyaların " Edebiyatı
RAMAZAN KAYA
“Yazmak, göçmen ruhlar açısından bir nevi iç dünyasını düzene koymanın bir yoludur, içindeki boşluğu kelimelerle doldurma ihtiyacıdır. Sürgün hayatının getirdiği içinin tükenmesi, dilsel kuraklık ve depresyona karşı güçlü bir panzehirdir. Göçerlik ve sürgün, Edward Said’in de işaret ettiği gibi “kesintili bir var olma durumu”dur ve geride bıraktığımız yerle bir kavgaya tutuşma biçimidir.”

Ulusal kimlik hâlâ edebiyat eleştirisinin ve tarihinin “geçer akçesi” olmayı sürdürüyor. Ulusal edebiyat, elbette milliyetçi edebiyatla aynı şey değil; daha çok, edebiyatın sınıflandırılma, incelenme, öğretilme, pazarlama vb. tarzının dayandığı yapısal mantığın bir parçasıdır. Bu çerçeveyi üreten güçlü kurumlar var: Piyasalar, okullar, medya, hükümetler. Peki, devleti, güçlü bir medyası, merkezi eğitim kurumları ve anadiliyle yazma imkânları olmayan azınlık, sömürge veya sömürge-sonrası ulusların yazdığı edebiyat "dünya edebiyatı uzamı" içinde neye tekabül ediyor, hangi sınıflandırmaya ait bir edebiyat olarak görülüyor ve en önemlisi anlamı nedir? Ulus-ötesi edebiyatlar kapsamında bir ulusal çerçeve içinde ele alınması pek mümkün görünmeyen bu edebiyatlar genellikle göçmen edebiyatı, travmatik edebiyat, post-kolonyal edebiyat veya minör edebiyat olarak kategorize edilmektedir. 

 

Örneğin, Afgan Halid Hüseyni’in Uçurtma Avcısı ve Boşnak Aleksandar Hemon'un Hiç Bir Yerdeki Adam gibi metinler göçmen edebiyatı olarak ele alınmaktadır. İngiltere’ye ve daha sonra ABD'ye göç eden Salman Rushdie'nin, Sri Lanka'dan Kanada'ya göçeden Michael Ondaatje'nin yazdığı ve geniş bir göndermeler bütününden yararlanılan edebiyatlar, ulus-ötesi veya sömürge-sonrası edebiyat kategorisine alınmaktadır. Göçmen edebiyatı, dünyaya ilişkin aynı anda hem evinde hem de evinden uzakta olan bir bakış açısını sunuyor bize. Aynı anda yabancı ve ''yerli" olan bir mesafeden yazılan bir edebiyattır. Edebiyat alanında yeni konumlar yaratma, göçmen yazarların tarihsel olarak başarılı oldukları noktalardan biridir: İki kültürlü ve çok dilli göçmen yazarlar, deneyimlerinden hareketle dünya edebiyatının merkezine farklı kültür, gelenek ve sorunları taşımayı başarabilmişlerdir. En korkunç zulümleri, insanlık su larını, katliamları, soykırımları ve savaşı konu alan edebiyatlar da travmatik edebiyat olarak isimlendirilmektedir. Bu edebi anlatılar, bir nevi tarihsel belleğin bir nesnesi veya suç dökümüdür. Kamboçya, Ruanda, Bosna-Hersek, Darfur, Kürdistan gibi coğrafyalarda üretilen ve birçok Yahudi ve Ermeni yazarın imzasını taşıyan edebiyat, travmatik edebiyata bir referans oluşturmaktadır. Bu eserlerin tümünde edebiyat, dünya ile kasıtlı olarak dramatik bir biçimde buluşur ve aynı anda “hem içinde doğdukları hem de doğurdukIarı dünyaları” anlatır.

Yazının devamını 2. sayımızda bulabilirsiniz.

E-Dergi Satın Al Basılı Dergi Satın Al
  • Bu içeriği paylaşmak ister misiniz?
  • Facebook
  • Twitter
  • GooglePlus